Yeniçeri Ocağı’nın Kapatılması ve Bektaşilerin Katledilmesi
Osmanlı’nın kanlı tarihinin en büyük katliamlarından olan ve “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılan Yeniçeri Ocağının kapatılması olayı Anadolu’da yaşanan Alevi-Sünni ayrımının keskin dönüm noktalarından biridir. Bu olay sadece Osmanlının askeri/stratejik bir hamle olarak eski ordusunu “kaldırarak” yeni bir ordu kurmasının dışında toplumsal yapıda ciddi değişikliklere neden olan önemli bir olaydır.
Osmanlı devletine 500 yıldan fazla hizmet etmiş, Yeniçeri Ocağı’nın yaptığı olumlu/olumsuz olaylar yazının ana konusu değildir, fakat Yeniçeri Ocağı’nın kurulması ve Bektaşi tarikatına bağlanmasına kısaca değinilecektir.
“Oruç Bey tarihine göre, Bektaşîlerle sıkı bir bağ içinde olup derviş yaşamı sürerek yönetim yetkilerinden feragat etmiş olan Orhan Gazi’nin kardeşi Ali (Alâeddin) Paşa, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşî Dergâhı’na bağlanmasında temel bir işlev görmüştür.
“Ey kardeş -demiştir Ali Paşa kardeşi Orhan’a- Bütün askerin kızıl börk giysinler. Sen ak börk giy. Sana ait kullar da ak börk giysinler. Bu da âleme nişan olsun demişti. Orhan Gazi de bu sözü kabul edip adam gönderdi. Amasya’da Horasanlı Hacı Bektaş’tan izin alıp ak börk getirtti.”
Yeniçeri’nin kendisinin olmasa bile ilk çekirdeğinin kuruluşuna ilişkin bu öyküyü aktardıktan sonra Irene Melikof, “Muhtemel olarak XIII. yüzyılın ikinci yarısında (geleneğe göre 1271) öldüğü göz önüne alınırsa, Hacı Bektaş’ın buradaki bizzat varlığı şüpheli olmak gerekir; fakat bununla birlikte, Yeniçeri Ordusu‘nun Bektaşîler Tarikatı’na bağlanmış olduğu kesindir.” demektedir.”
Aşıkpaşazade’de geçen, “Abdal Musa’nın Orhan Gazi zamanında bazı savaşlara katıldığı, bir savaşta başından tacının düştüğü, Yeniçeri’nin birinden börkünü alıp başına geçirdiği ve bundan sonra Yeniçerilerin kendilerini Hacı Bektâş Veli’ye bağlı saydıkları” şeklindeki aktarım, Yeniçeri geleneğinin daha Orhan Bey zamanından başlayarak Bektaşî Dergâhı ile kurduğu manevî bağa işaret etmektedir.
Bu şekilde Yeniçeri Ocağı kurulduğu andan itibaren Bektaşi tarikatına bağlanmıştır. Osmanlı kuruluşunun ilk zamanlarında Bektaşiliğe yakın ve saygı ile yaklaşmaktaydı.
“Osmanlı’nın kurucu piri ve Osman Bey’in kayın babası Ede Bali yanı sıra kuruluşta yer alan kimi dervişler, Hacı Bektâş gibi Baba İlyas Halifeleri ve Babaî Ayaklanması’nın Selçuklu kırımından kurtulmuş “kılıç artıklarıdır”. Birbirlerini tanımaları, söz konusu derviş ve gazilerin Osmanlı genişleme alanına akmalarını kolaylaştıran bir işlev görmektedir. Bizzat Aşıkpaşazade ve diğer vakanüvislerden öğrendiğimize göre, bunlardan görece genç ve Bektâş-ı Veli’nin halifesi durumundaki Abdal Musa, hatta evlatlığı Seyit Ali Sultan, Geyikli Baba ve benzerleri Osmanlı’nın ilk savaşlarında etkin olarak yer alacaklardır. Kâh Osmanlı bunların toplumsal etki alanından, kâh bunlar Osmanlı’nın siyasal ve ekonomik etki alanından faydalanarak yerleşimlerini genişleteceklerdi.”
Tarihsel gelişim bir şekilde Bektaşilerin, Osmanlının merkezi yönetime yakın olmasını sağlamıştır. Bektaşiler Osmanlı içerisinde rahatlıkla kurumsallaşabilmişlerdir. İstanbul’da, Anadolu’da, Balkanlar’da Bektaşi dergâhlarını açılmış ve rahatlıkla ibadetlerini sürdürebilmişlerdir.
Osmanlı devletinin kuruluşu içerisinde aktif rol oynayan Abdallar, Gaziler, Dervişler ne yazık ki devletin palazlanıp büyümesi içerisinde unutulmuş, devlet giderek sünnileşmiş, hem dini, hem siyasi anlamda kuruluş özünden uzaklaşmıştır. Bu süre içerisinde devşirmelerden oluşan Yeniçeri Ocağı 500 yıl boyunca Hacı Bektaş Veli ve Bektaşiliğe bağlı kalmış, bir anlamda dergâhının koruyucusu silahlı güç olarak da bulunmuşlardır. Yeniçerilerin zaman zaman isyan etmeleri “kazan kaldırmaları” bu Bektaşi ruhlarına bağlanmış ve bir zaman sonra devlet mekanizması için risk teşkil etmeye başlamıştır.
Temelleri uzun zaman önce atılan Yeniçeri Ocağının kapatılması hayalleri II. Mahmut zamanında gerçekleşmiştir.
“15 – 16 Haziran 1826’da, Vaka-i Hayriye hadisesi patlak veriverdi. Tahta geçtiğinden beri Yeniçeri Ocağını ilga etmeyi düşünen II. Mahmut, Avrupaî tarzda kıyafetler giyen ve daha da önemlisi, Batılı ordular gibi düzenli askeri talimler yapan modern bir Eşkinci Ocağı kurarak (25 Mayıs), şehzadeliğinden beri inceden inceye plânladığı ‘gizli ajanda’sının önemli bir merhalesini daha hayat geçirmiş oldu. Gerek kıyafetleri ve gerekse de muallem (talimli) oluşlarıyla yeniçerilerin büyük tepkisini çeken bu yeni askeri sınıfın mesleki eğitime fiili başlayış tarihi 11 Haziran’dı. Bunun öğrenilmesi, kelimenin hakiki manasıyla kıyametin kopmasına; Yeniçeri sınıfının 14 Haziran gecesi, derin tarihi ve sembolik anlamlarla yüklü olan o meşhur kazanlarını Etmeydanı’ndaki kışlalarının önüne çıkarmak suretiyle isyan bayrağını açmalarına neden olmuştu.
Bunu bekleyen ve hazırlıklı olan II. Mahmut ise, isyancılara karşı Sancak-ı Şerif’i açarak, İstanbul ahalisinden bunun altında toplanmalarını istedi. İslâm ümmeti üzerinde büyük manevi tesiri olan sancağın açılması etkisini derhal göstermiş; ulema, Yeniçeriler dışındaki diğer askeri ocaklarının mensupları, medrese talebeleri, esnaf ve zanaatkârın önemli bir kesimi isyancılara karşı bu bayrak altında padişahın yanında yer almıştı. Bundan sonra yaşananlar, sosyal hadiselere her radikal müdahale sonrasında görülen benzerleri gibi, trajiktir. Misli görülmemiş bir öfkenin bileyip motive ettiği büyük bir askeri kuvvetin yanı sıra, o aktüel uğrak itibarıyla, para-militer mahiyet kazanmış olan geniş bir sivil unsurlar cephesinin de bileşenlerinden olduğu devasa bir güruh, Yeniçeri Ortalarının Etmeydanı’ndaki kışlalarını kuşatmıştı. Yeniçeri Ocağı’nın ilgasını kısaca özetlemek gerekirse, bunun için, ‘emsalsiz ve orantısız şiddet uygulamaları antolojisi’nde müstesna bir bahis oluşturacak bir sosyal mühendislik projesidir ve başarılı da olmuştur’ denilebilir. Okurun sinir uçlarına dokunup ruhunu örselememek ve psikolojisini bozmamak adına, mezkûr hadisenin devam eden safahatını ana hatlarıyla paylaşacağız.
Yeniçeri kışlalarını acımasızca topa tutan II. Mahmut önderliğindeki ordu; hasımlarını en vahşi yöntemlerle imha etmişti. Saatlerce süren bu top atışından sonra yaşananlar ise tam bir ‘cadı avı’na dönüşmüştü. Başta İstanbul ve Rumeli olmak üzere, Osmanlı coğrafyasındaki neredeyse bütün Yeniçeri ve Bektaşi varlıkları, “devlet – milet – din düşmanı” ilân edilen sahipleri bahane edilerek, topyekûn bir saldırıya maruz bırakılmıştı. Bu cümleden olmak üzere, Yeniçeri ve Bektaşi ibadethaneleri, dergâhları, iş yerleri, kahvehaneleri, mekânları imha edilmiş, (Osmanlı’nın modernite öncesi ilk müzesi sayılabilecek) Cebehane’de korunan ve teşhir edilen Yeniçeri kıyafetleri ve silahları yok edilmiş, bu kesimlere ait mezar taşlarının kavukları kırılmış, bazı Bektaşi ve Yeniçeri ulularının mezarları açılarak kemikleri ortalığa saçılmış, ilgili kesimlerin (bahse konu bu vandallıklardan arta kalabilmiş) bütün mal varlıklarına el konulmuştu. Yerlerinden yurtlarından olan Bektaşiler, bu olaylardan sonra uzunca bir süre takiye yapmaya, dini kimliklerini saklayarak illegal tapınmaya mecbur bırakılmışlar; bütün bu katastrofik süreçten Aleviler de paylarına düşeni almışlardı. Bir diğer deyişle, hem Aleviler ve hem de Bektaşiler, 15 – 16 Haziran 1826 felâketini takip eden en az 50 yıl boyunca, imparatorluğun inanç dairesine damgasını vuran makbul Sünni tarikat olan Nakşibendiliğin içerisinde eriyerek kendilerini korumaya çalışmışlardı.
15 Haziranda başlayan ve İmparatorluk sathında şiddeti azalan dalgalar halinde aylarca devam eden bu ‘pogrom’ (soykırım)un menfi bilançosu saymakla bitmez. Bu olaylar sırasında 20,000 (kimi kaynaklara göre 40,000) civarında Yeniçeri ve Bektaşi’nin öldürüldüğünü belirtip, bunun kültür ve medeniyet alemimizdeki bir diğer olumsuz sonucuna işaret ederek bu kara envanteri kapatacağız. Belirtildiği üzere, bu pogrom sürecinde oluşan kayıplar sadece can ve mal düzeyinde değildi. Yeniçeri, Bektaşi ve kısmen de Alevi kültür, itikat ve ibadet dairesine dair olan (bazıları yüzlerce yaşında olmaları hasebiyle baha biçilemez kıymette olan) sayılamayacak kadar çok gayrı-maddi varlık da, bahse konu barbalıktan nasibini alarak imha edilmişti. Kültürel vandalizmin somut bir nişanesi Mehteran Bölüğünün akıbetidir. Yeniçeri düşmanlığından Mehteran Takımı ve marşları da nasibini, ne yazık ki, fazlasıyla almıştı. Bu olayın akabinde mehter takımları kapatılmış, marşları yasaklanmış, mehter takımlarına ait bütün malzemeler (müzik aletleri, kıyafetler, aksesuarlar, asırlarca öncesinden gelen tarihî vesikalar) imha edilmiş, marşlara ait nota ve güfteleri içeren tarihî müzikal kayıtlar da yok edilmişti.”
“Pogrom/Soykırım” olarak adlandırılan bu vahşi olaylar İstanbul’da ve Anadolu’da uzunca bir süre devam etti, Bektaşi dede/babaları idam edildi. Tüm dergah ve tekkeler kapatıldı.
“Topkapı Sarayı içindeki Ağalar Camii’nde yapılan toplantıda. Zamanın bütün ünlü şeyhlerinin katıldığı müzakerede alınan kararla Bektaşilik yasaklandı, Bektaşi dedeleri ya sürgüne gönderildi ya idam edildi. Onlardan boşalan mevkilere Nakşi şeyhler atandı, dergahların içinde Bektaşiliğe ait ne kadar el yazması eser, eşya varsa imha edildi, emlak ve vakıflar hazineye devredildi. Yıkılanlar arasında özellikle Rumelihisarı, Öküzlimanı, Karaağaç, Yedikule, Sütlüce, Eyüp, Üsküdar, Merdivenköy Şahkulu ve Çamlıca dergahları yazma eser ve tarikat emanetleri açısından hayli zengindi. Bu dönemde Anadolu’ya da Bektaşi tekkelerinin kapatılması için adamlar gönderildiği, insanların hasımlarını suçlamak için ‘Bektaşidir’ dediği ve kadılıkların iddiayı fazla sorgulamaksızın suçlananın haksızlığına hükmettiği dönem başladı.
Bektaşilik varlığını kısmen İstanbul dışına çıkıp Anadolu’ya sığınarak ve diğer tarikatların kisvesine bürünerek sürdürebildi… Bazı dedeler Arnavutluk’a göç ettiler ve Arnavutluk bu nedenle Bektaşiliğin merkezi haline geldi.
Kırımdan kurtulan dedelerden sadece bir kaçı Melami ve Halveti olarak İstanbul’da kaldı. Tarikata yönelik baskı 1800’lerin ikinci yarısında ortadan kalktı ama yeni açılan dergahlar Bektaşi kimliğini saklayıp Nakşi kimliğini kullandılar. Merdiven Köyü’nde Şahkulu Tekkesi, Çamlıca Tekkesi, Eyüp’te Karyağdı Baba Tekkesi, Rumelihisar’da Nafi Baba Tekkesi gerçekte Bektaşi dergâhı oldukları halde Nakşi geleneğini takip ettiklerini söyleyerek faal hale geldiler.”
Sunuçta Bektaşiler bir bakıma Abdal Musa’nın Velayetnamesi’ndeki öğüdü tutmamanın acısını yaşadılar. Kızılbaş geleneğinin bu önemli ismi asırlar önce devletle iç içeliği reddederken şöyle diyordu:
“Zahir padişahına karıp (yakın) olma. Dünyalık için ehl-i mansıba varma (mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme), meğer ki irşat ola (aydınlanmış ola). Maslahat (dünya işleri) içün vezir ve ricalin kapusuna varma. Elden geldikçe yalnızca nimet yeme; Tarikat pirdaşını ve karındaşını ayru görme. Kallaş ve pirsiz adamlarla yoldaş olma!”
Görsel: Yeniçeri Flaması – Hacı Bektaş Veli Dergahı – Müzesi
Günümüz Türkçesi ile;
“Hacı Bektaş Veli’nin bindiği cansız duvar
Mazhar-ı Nur-i Ali’dendir ona ol yadigar
Nare-i Düldül iderdi arşı âlada karar
Şad hazare bin kafiri bir narada etdi şikar
Dedi “Aslanım Ali’dir kudretine girdigar”
Lafeta illa Ali La seyfe illa Zülfigar
Koydular başın o şahım Kerbela meydanına
Bastılar parkların Şah Hüseyin kanına
Urdular miskin pelitler kıymadan gerdanına
Bu hareketler yaraşmazdı o Şah’ın şanına
Düşmeden kanı yere ol demde çağırdı gübar
Lafeta illa Ali la seyfe illa Zülfigar
Padişahım çok yaşa devletinle bin yaşa.”
Yeniçeri Flaması