Rum Abdalları
Vahidi, Menavino ve Nicolas de Nicolay’ın sağladığı geniş kapsamlı öyküler, 16. yy. başları ve ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nda belirgin giyim donanımları, acayip gelenekleriyle Eskişehir Seyyit Battal Gazi tekkesine özel bağımlılıklarıyla bilinen “Abdal” yâda “Işık” olarak bilinen derviş gruplarının olduğuna şüphe yok. O zamanlar Anadolu “Rumeli, Diyar-ı Rum, Rum” olarak bilindiği için “Rum Abdalları” olarak anıldılar.
Vahidi’nin betimlediği Abdalların fiziksel görünümü gerçekten çarpıcı. Yün bir kuşakla bağlanmış keçeden bir giyit (tennûre) dışında bütünüyle çıplaktılar. Baş ve yüzleri kazınmış, ayakları ise yalındı. Bir omuzda “Ebu Müslimi” balta, ötekinde de “Şücaci” değnek taşırlardı. Her Abdalın, biri esrar öteki çakmaktaşı dolu, herhalde kuşağa takılı iki deri torbası (cur’adan) vardı. Büyük sarı kuşaklar, aşık kemikleri ve derviş çanakları taşırdı. Gövde ve şakaklarında yanık yerler vardı. Bağırlarına Hz. Ali’nin kılıcının (Zülfikar) bir resmi çizili ya da adı yazılı idi; pazularındaki yılan resimleri de göze çok çarpardı. Fener taşır, aynı zamanda bağırarak def, davul ve boru çalarlardı. Genellikle esrarla esriktiler (kan hayran).
Vahidi’ye göre Abdallar eylemlerinin çoğu için Adem Peygamber’in kendilerinin örnekleri olduğunu ileri sürüyordu. Abdallar Adem’in, Cennet’ten kovulduğu zaman, mahrem yerlerini örtmek için kullandığı bir incir yaprağından başka tamamen çıplak olduğunu, yalnızca “yeşil yaprak” yiyerek yaşamını sürdürmek zorunda kaldığını söylüyordu. Bunun gibi Abdallar da, Adem’in incir yaprağını simgeleyen bir tennure dışında bir şey giymeyerek çıplak gezer ve çok büyük miktarda haşiş (esrar) (“yeşil yaprak”) tüketirlerdi. Çıplaklıkları, “ten giyitini yırtma”nın ve bu dünya hiçliğinin simgesiydi. Esrar, zaman ve mekan yalan görüngüsünden kurtulmak ve gizli gerçek hazinesine kavuşmak için bir aracıydı. Abdallar saç, sakal ve bıyığın “yüz gözgüsü”nü parlak kılmak için kazınması gereken arızi şeyler olduğuna inanırdı. Yemeğe çok düşkündüler (uzun bir yemek listesi verilmiş). Yemekten sonra esrar içilir ve müzik dinletileri (semah) olurdu. Genel olarak yerde uyur ve melek İsrafil’in surunun simgesi olan bir borunun sesi ile uyanırlardı: dolayısıyla her sabah uyanışı yeniden dirilişe benzetilirdi. Abdallar, gerçekten hiçbir biçimde bu dünyada olmadıkları için, farz olan bütün dini görevlerden azade idi. Gerçek yol göstericileri Hz. Ali idi, Ebu Müslimi baltanın gösterdiği gibi de Hz. Ali düşmanlarının düşmanı idiler. Hasan, Hüseyin ve on iki imamı da pek severlerdi. Ancak kabeleri taşıdıkları belirgin fenerlerin simgelediği gibi, Seyyid Battal Gazi Tekkesi idi.
Menavino’nun, burada bütünüyle verilen Abdallar hakkındaki yazısı da bir o kadar ayrıntılı ve öğretici:
“Dervişler iyi huylu adamlardır. Giyim olarak mahrem yerlerini örtecek (bir biçimde) omuzlarından sarkıttıkları güneşte kurumuş koyun derileri var, bir önde bir de arkada. Gövdelerinin kalanı bütünüyle çıplak, gövde kılından da yoksun. Ellerinde uzun kalın ve düğüm dolu değnekleri, başlarında, bir el yüksekliğinde sivri börkler var. Kulakları delik, buraya değerli taşlı ve yeşimli küpe takarlar. Türkiye’de yolcuların doyurulduğu ve barındırıldığı çeşitli yerlerde kalırlar. Yazın evlerinde yemez, scaimir daneschine (şah-ı merdan aşkına) sözleriyle dilendikleri sadakayla, yani, Muhammed’in damadı olan Ali adlı o yiğit adamın aşkına sadaka dilenerek yaşarlar… Anadolu’da Türkiye fethinin en büyük kısmından sorumlu olduğunu söyledikleri Scidibattal (Seyyid Battal/Seydi Battal) adlı başka bir (yiğit)in türbesine hakimler. Beş yüzden fazlasının kaldığı ve yılda bir de sekiz binin üstünde kişinin katıldığı yedi gün süren neşe ve coşku ile genel bir toplantı yaptıkları bir evleri var. Başkanlarına, babalar babası anlamına gelen, Assambaba (Azam Baba?) diyorlar. Aralarında, dizlerine kadar gelen beyaz gömlek giyen birçok bilgili genç vardır. (Seyyid Battal tekkesine) geldikleri zaman içlerinden biri (değişik) bölgelerde yolculuklar sırasında görülen mucizevi şeylerin (betimlemesini) içeren bir öykü anlatır, bu sonradan yazarın adıyla beraber yazıp başkana sunarlar. Onların pazar (günü) olan cuma günleri güzel bir yemek hazırlayıp evlerine yakın açıklıktaki çayırda yerler. Yemekten sonra başkanları ayağa kalkar, ötekiler de. Tanrı’ya dua eder, sonra da yüksek bir sesle hepsi Alacabu eilege (Allah kabul eyleye) yani Tanrı bu duamızı kabul etsin, diye bağırır. İçlerinde, birtakım tepsilerde, yendiğinde kişiyi şarap içmiş gibi neşelendiren, asseral (esrar) denen toza dönüştürülmüş bir ot taşıyan cuccegler (köçekler) denen gençler da var. Önce başkan sonra da bütün ötekiler bunu ellerine alır ve yer, bunu yaptıktan sonra yeni öykünün kitabından okurlar. Sonra evlerine daha yakın, yüzü aşkın yük odunla büyük bir ateş yaktıkları bir yere geçerler. Birbirlerinin ellerini tutar, bizim köylülerimizin bayramlarında kadın erkek bir dans halkası yapma âdetleri gibi, tarikatlarına övgüler düzerek (ateşin etrafında) dönerler. Dans bitince bıçaklarını çıkarıp keskin ucuyla, tıpkı ağaç oyar gibi; kol ve bağır ya da baldırlarına dal, çiçek ve yaralı kalp resimleri çizerler. Bunları âşık olduklarının adına çizerler. Sonra ateşe yaklaşır, yaraların üstüne kızgın kor basar, sonra da hazırladıkları sidikle ıslatılmış pamuk (bezlerle) örterler; pamuk (bezler) kendi kendine düştüğünde yaralar kapanmış olur. Akşam, başkanlarının iznini aldıktan sonra, askerler gibi kol kola bir bölük oluşturur, ellerinde sancak ve defler olduğu halde yol boyunca dilenerek evlerine dönerler. İçlerinden biri (cüppesinin) altında taşıdığı bir kılıçla Ulu Türk’ü (padişahı) öldürmeye kalktığı için İstanbul’da onlara pek müsamahayla bakmazlar. Ama gene de onlara kendi yerlerinde yolculara baktıkları için sadaka veriyorlar.”
Osmanlı tarafında tanıklıklar hiçbir türlü Vahidi’nin Menakıb’ıyla sınırlı değil. Aşıkpaşazade (öl. 1008/1484 sonrası), Fakiri, Küçük Nişancı ve Mustafa Ali gibi Osmanlı yazarlarının yapıtlarında şuraya buraya sepili göndermeler, Rum Abdallarının tanınmış ve belirgin bir derviş tipi olduğunu işaret ediyor. Daha da anlamlısı; 10/16. Yüzyılda, yaşamlarının ancak bir döneminde bile olsa, Abdal ya da hiç değilse Abdal-meşreb olan pek çok şair vardı. Adlarına en çok bir iki şiirle ancak ad olarak geleceğe kalmış Hasan Rumi, Seher Abdal, Şiri, Muhyiddin Abdal ve Feyzi Baba gibi şairler büyük olasılıkla Abdaldı. Edirneli Askeri, Kelami, Yetimi, Yemini ve Seferihisarlı Şemsi gibi daha tanınmış şairler kesin olarak Abdaldı.
İçlerinde en önemli şair, belki de şiirinde birçok nedenle Rum Abdallarına değinmekle kalmayıp maksatlı olarak yazılmış ayrı şiirlerde onları betimleyen ve öven Vardar Yenicesi’nden ünlü Hayreti (öl. 941/1535). Bu şiirler, özellikle bu çok yerilmiş derviş grubuna olan sevgisini, bir kez de olsa açıkça dile getiren bir şairce yazıldıkları için, Abdallar hakkında bilgimizi gerçekten artırmasa da pek çok bakımdan pekiştirmeye yarıyor. Hayreti’nin tanıklığı, bu yüzden, Abdalların ateşli olduğunu, bedenlerinde gerçekten yara açtığını, esrar ve şarap tüketmeye çok düşkün olduğunu her türlü kuşkunun ötesinde saptıyor. Hayvansı ruhu tamamen bastırdıklarını ve “ölümden önceki ölüm” haline ulaştıklarını iddia ediyorlardı.
Halveti Yiğitbaşı Ahmed’in (öl. 910/1504) müridi olduğu söylenen vehhab-ı Ümmi diye ünlü Abüdülvehhab adlı birinin tanıklığı, Abdalları suçlayarak yazdığı iki şiirde, olumsuz havasının yanı sıra Hayreti’ninkine çok benzer bir görünüm sunuyor.
Ancak Seyyid Battal Gazi Ocağının kendi Abdalları üzerine daha ayrıntılı bilgi, kendisi Abdal olmayan Aşık Çelebi’nin tezkiresinde, İşreti maddesinde bulunacaktır. İşreti, velinimeti Şehzade Bayezid’in (öl. 969/1562) ağırlığını koyması ile Eskişehir kadısı atanması üzerine, Osmanlının 960-62/1553-55 İran seferinden kısa bir süre sonra Seyyid Battal Gazi Tekkesini denetime gitmiş, gözlemlerini Sultan I.Süleyman’ın kendine sunmuştur. İşreti’nin sunusu, içerikçe muhtemelen Aşık Çelebi’nin, her zaman renkli olan kendi gözlemlerine benziyordu:
“Anadolu vilayetindeki Seyyid Battal Gazi tekkesi, kötülük ve ahlaksızlığa arka çıkardı. Ana ve babalarından ipini koparmış serseriler (ve) müzik aletleri ile uyum içinde türklü söyleyerek inanç süsü olan sakaldan yoksun yüzler ve kaşlarının kazınmasıyla gizlenmiş (alınlarına yazılı) kara kaderleri ile bir tekkede bir yer ardında koşarak, Işık olmuş kaçaklar(la doluydu). Namazlarının çoktan kılındığını ve kefenlerinin çoktan dikilip bağlandığını söyleyerek beş vakit namazlarında yalnızca dört tekbir getirir, ezanı beklemez, imama da aldırmazlardı. Sultanların zekatı ve iyiliksever kişilerin sadakası ile yaşayan birtakım obur eşşektiler. Sultanönü’ndekinden başka bir sancak kaldırarak çevre alanları basar, ne zaman sancak ve davul sesleriyle askeri bir alay görseler gülünç boruyu öttürürlerdi. Köy ve kent halkı (Abdalların koyduğu) örneğe uysalardı Deccal gibi onlar da kıçlarına uyar (yani her şeyi tersten yapar), gördükleri genç kızları soyar kendileri gibi giydirirlerdi. Öğretmeni ile kavga eden öğrenci, ağasından kopan eyalet sipahisi, babasına kızan sakalsız (genç), (hepsi) “Seyyid Battal Gazi tekkesi nerede” diye bağırıyor; oraya gidiyor, giysilerini çıkarıyor, kaynayan kazanların (başına geçiriliyor); ve Işıklar onları bunun sufi müziği dinleme (sema) (ile demek istenilenin) olduğunu iddia ederek, kendi havalarını oynatır. Yıllardan beri din ile dinlinin ve bilgi ile bilginin düşmanı olagelmişlerdir. İnançlarına göre hukuk adamlarına düşmanlık göstermezlerse, Gerçek’e sadık olmaz ve kadıları küçük düşürmezlerse müfred olmaya değer görülmezlermiş.”
Seyyid Battal Gazi türbe ve tekkesi hakkında ek bilgi, arşiv belgeleri ve çok sonra 11/17. yüzyıl ortalarında Evliya Çelebi’nin gezi öyküleri ile sağlanmıştır. Tekkenin, örgütlenişi ve toplumsal ekonomik etkinlikleri bakımından Mevlevilik ve Halvetilik gibi daha büyük ve yerleşik tarikatların kurumlarından hiç de farkı olmadığı görülüyor. Cami, mihmanevi, zaviye, imaret ve türbe olarak 935/1528-29 tarihli bir belgeye göre iki yüz hizmetçi ve derviş barındıran tekkeye, merkezi hükümetin mali yardımı hiçbir zaman kesilmemiş görünüyor. Sapkın eylemlerin önünü kesmek için çeşitli çabalarla alınmış cezai önlemler tekkenin etkinliklerinin hiçbir zaman toptan durmasına yol açmış görünmüyor. Örneğin İşreti’nin yukarıda anılan sunusuna I.Süleyman’ın tepkisi, yola gelmez sapkınların sürülmesi ve tekke topraklarında bir medrese kurulmasını emretmekti. Yine de kuruluş, 10/16. Ve ertesi yüzyılın ilk yarısı boyunca işlemeyi sürdürmüştür. Bu zamana geldikçe, tekkenin, hükümetin kuruma karşı cezai önlemlerinden çok genel tarım ekonomisindeki iniş eğilimi ile bağlantılı ekonomik çöküşü dışında en önemli gelişme, kıdemli Abdal etkinlik merkezinin bir Bektaşi merkezine dönüşümüydü. Evliya Çelebi kurumu 1058//1648 dolaylarında ziyaret ettiğinde baştan başa bir Bektaşi kurumunda ağırlanmıştı. Yeterli kanıt yokluğunda bu ilginç dönüşümün değişik aşamalarının izini sürmek olanaklı değil, ancak bu süreç Abdalların son yazgısını yeterince yansıtıyor: resmen kabul edilmiş Bektaşiliğin büyüyen ve daha güçlü ağında adım adım kaybolma.
İzini sürmek zor ise de aynı yazgı öteki Abdal merkezlerinin de başına gelmiş görünüyor. Kerbela’daki tekkeden başka, önce, Seyyid Gazi’ye çok yakın olan iki tekke anılmalı: Yazıdere köyünde Üryan Baba’nın, Aslanbey köyünde de Sultan Şuca’nınki. 10/16. yüzyıl başlarında Seyyid Gazi ve Sultan Şuca tekkeleriyle aynı zamanlarda yapılmış görünen, Üryan Baba’nın türbesine bitişik tek bir odadan oluşan, gösterişsiz bir yapı olan birincisi hakkında çok az bilgi var. Vahidi’nin Menakıbı’nda [şimdiki] pirin piri’nin adı, anlamlı bir biçimde, Üryan Baba olarak verilir.
Söz konusu öteki tekke 921/1515-16 yılında Sultan Şuca adına yapılmış. Abdalların etkinliği, Seyyid Battal Gazi’deki ana merkezleri çevresinde yoğunlaşıyorduysa da hiçbir anlamda orta-batı Batı Anadolu’yla sınırlı değildi. Gerçekten de, tarihi kişiliği oldukça belirli olan, grubun piri Otman Baba yaşamının büyük bölümünü Balkanlar’da geçirmiş gözüküyor. I.Süleyman (hük. 926-74/1520-66) zamanına dek geri götürülebilen, ancak muhtemelen daha önce yapılmış zaviyesi Bulgaristan’da Hasköy (Haskovo) ile Harmanlı arasındaki Uzuncaova’ya yakın bir yerde bugün hala duruyor.
Otman Baba’nın hiç değilse kimisi yaşamının sonlarına doğru verdiği dervişlerinin tekke kurup yerleşik yaşam gütmesi öğüdünü tutan birtakım müritleri vardı. Bu tür müritlerin en ünlüsü, kendi müridi (yukarıda anılan şair) Yemini’nin tanıklığına göre 901/1495-96 yılında Abdalların önderi olmuş ve Yemini 925/1519 Faziletnamesi’ni yazdığında hala bu orunda bulunan Akyazılı Sultan idi. Bugün Bulgaristan’da Varna’nın kuzeyinde duran Akyazılı Sultan Tekkesi besbelli etkileyici bir yapı imiş. 11/17. yüzyılda ya da daha önce bile Balkanlar’daki en büyük Bektaşi merkezlerinden biri olmuştur. Otman Baba’nın bir başka müridi, Amasya’nın Osmancıkı’nda bir zaviye açan Koyun Baba idi. Koyun Baba, Otman Baba velayetnamesinde Arık Çoban olarak anılıyor ve 873/1468-69’da öldüğü sanılıyor. Kaynakların yakından taranmasının grubun daha birçok üyesini ortaya çıkaracağı kesin.
Kaynak: Ahmet T. Karamustafa – Tanrının Kural Tanımaz Kulları
Görsel: Nicolay de Nicolas